Medipol Pendik Üniversite Hastanesi Başhekimi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Musa Bostancıoğlu, “Bebeğinizi 4 aydan önce denize sokmayın. Genel havuzlarda hastalık ve enfeksiyon riski büyük. Güneş kreminde 30 faktör yeterlidir. Maksimum koruma vadeden 50+ faktörlü ürünlerde daha fazla kimyasal var” dedi.

Medipol Pendik Üniversite Hastanesi Başhekimi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Musa Bostancıoğlu, Kurban Bayramı’nı bebekleriyle deniz ve havuzda geçirmeyi planlayan aileleri uyardı. Deniz suyundaki minerallerin sağlık açısından faydalı olduğunu ancak bazı kurallara uyulmazsa bu durumun bebek cildi için sorun teşkil edebileceğini söyleyen Dr. Musa Bostancıoğlu yaptığı yazılı açıklamada şu bilgileri verdi:

Yazın havaların ısınmasıyla birlikte bebek ve çocukların deniz ve havuzlara nasıl ve ne zaman girecekleri ailelerin en çok sorduğu sorulardan biri.Bebekler; cilt altı yağ dokularının kalınlaşarak vücut ısısını korumaya başladığı, kafasını dik tutabildiği, yaklaşık 7 kiloya ulaştığı 4’üncü aylarından itibaren denize ve evlerindeki özel havuza girebilir. Erken doğmuş prematürelerse düzeltilmiş yaşları 4’üncü aya ulaşıp tartıları da ideal kiloya eriştiğinde suya sokulabilir.

GENEL HAVUZLARDAKİ TEHLİKE

Bebeklerin deniz suyu sıcaklığı ve hijyen koşullarına karşı da çok hassas olduğunu vurgulayan Dr. Musa Bostancıoğlu,“Deniz suyu sıcaklığı 26-30 derece aralığında, hava sıcaklığıda bundan en az 3 derece yüksekse, rüzgar yok ve deniz temizse bebekler suya sokulabilir. Bebek için genel yüzme havuzları uygun değildir, ishal, orta kulak iltihabı, mantar ve benzeri cilt sorunları, bulaşıcı hepatit, özellikle kız bebekler için idrar yolu enfeksiyonu oluşma riski vardır. Evde özel aile havuzu varsa, iyi dezenfekte edilip, iyi ısıtılmak koşuluyla bebekler havuza girebilir. Ancak unutulmamalıdır ki; temiz bir denize sokmak havuza nazaran daha doğru bir tercihtir. Havuzlarda sterilizasyon için kullanılan ozon veya klor gibi kimyasallar bebeğin cildinde hassasiyet oluşturuyorsa bebek, havuza sokulmamalıdır” diye konuştu.

SUDA KALMA SÜRESİ YARIM SAATİ GEÇMESİN

Su kaybının bebek sağlığı açısından büyük bir sorun olduğunu vurgulayan Dr. Musa Bostancıoğlu, bu konuda ailelere şu bilgileri verdi:

Çok sıcak ve güneşli havalarda saat 11.00-15.00 arası bebek denize sokulmamalıdır. İlla girilecekse de bebeğin başına boynu ve enseyi de örten siperlikli bir şapka takılmalı, başı ıslatılmalı ve omuz-yüz gibi açıkta kalan bölgelerine güneş koruyucu krem sürülmelidir. Riskli saatlerde 5-10 dakikadan fazla güneş altında kalınmamalıdır. Aşırı sıcakta su kaybını önlemek için bebek ve çocuklara yeteri kadar su ve sıvı gıda verilmelidir. Bebekler her defasında suda en fazla 30 dakika tutulmalıdır, zira güneş altında su kaybına maruz kalır ve vücut sıcaklıklarını uzun süre koruyamazlar.

SUDAN KORKMASI NORMAL, ZORLAMAYIN

Çocukların ilk dönemlerde sudan korkabileceğini söyleyen Dr. Musa Bostancıoğlu bu konuda ailelerin çocuğu zorlamaması gerektiğini ifade etti. Dr. Bostancıoğlu, çocuklara suda vakit geçirmeyi cazibeli hale getirecek önerileri ise şöyle sıraladı:

Çocuğunuz suyu sevmiyorsa; oyunla ve oyuncaklarla suda vakit geçirmeyi cazip hale getirin. Suya girdiği andan itibaren suyu sevmediyse veya korkuyorsa; zorlamayın, başka bir zaman tekrar deneyin.

POLYESTER KARIŞIMLI MAYO EGZAMA NEDENİ

Bebek ve çocukları güneşin zararlı ışınlarına karşı koruduğu iddiasıyla satılan polyester ve naylon cinsi mayo, body, tişört gibi giysiler hakkında da uyaran Bostancıoğlu, “Vücudunun üst kısmı giyinik olmalı ve bu giysi suda dahi çıkarılmamalıdır. Bu giysi saf pamuktan yapılmış ince ama güneşi içeri geçirmeyecek kadarda sıkı dokunmuş bir elbise olmalıdır. Cildin sağlıklı nefes almasını engelleyen, terleten hatta egzamaya bile yol açabilen naylon ve polyester karışımlı kıyafetler giydirilmemelidir. Çocuklar için üretilen UV filtreli mayolar kullanılabilir.Yüzü, gözü, boynu ve enseyi güneşten koruyacak genişlikte siperlikli şapka takılmalıdır. Çocuklar da güneş gözlüğü takabilir ama gözlüğü taşıyabilecekleri olgunlukta ve bunun sorumluluğunu alabilecekleri bir yaşta olmaları gerekli. İşportadan gözlük almayın,UV ışınlarına karşı % 99 korumalı gözlükleri tercih edin’’ bilgisini verdi.

30 FAKTÖRLÜ GÜNEŞ KREMİ YETERLİ

Dr. Musa Bostancıoğlu güneş kremleri ve yüksek koruma faktörü konularına da açıklık getirdi.

50 faktörlü güneş koruyucu kullanmanız gerekmez. 30 faktörlü güneş kremi yeterlidir, zira 30 faktörlünün koruyuculuğu yüzde 95 iken 50 faktörlünün koruyuculuğu ise yüzde 97’dir. Sadece yüzde 2 fazla koruma için daha kimyasal maddeyi çocuğa sürmenize gerek yok.Güneş koruyucunun etiketini okuyun; ‘’paraben free” -”parabensiz” ifadesi olanı tercih edin.Oxybenzone, Avobenzone, Diethylamino Hexyl Benzoate gibi kimyasal filtreli güneş koruyucular uzun vadede hormonal yan etkiler gösterebileceği için tercih edilmemeli.Çinko oksit/titanyum dioksit gibi mineral bazlı fiziksel koruyucular içeren sürüldükten sonra vücutta beyaz bir tabaka bırakan,nano partikül içermeyen güneş kremleri kullanılmalı, bu kremler suya her girdiğinde tekrar sürülmeli, yüzme, duş,terleme,havluyla kurulanma sonrası yenilenmelidir..Alerji yapmayan, parfümsüz,kokusuz olan suya dayanıklı, en az 15 en çok 30 SPF koruma faktörlü krem, losyon ya da sprey formunda bir güneş yağı tercih edilebilir.Hem UVA hem de UVB ışınlarından koruyan geniş spektrumlu bir güneş yağı olmalıdır. Bir önceki yıldan kalan güneş kremleri kullanılmamalıdır.

Güneş koruyucular ilk olarak; dışarıya çıkmadan en az 15 dakika önce sürülmeli denize veya havuza girildikten sonra 2 saatte bir tekrarlanmalıdır. Hava bulutlu dahi olsa, güneş yağı kullanmalıdır. Çünkü bulutlar cilde zararlı olan UV ışınlarını, engelleyemez. Yeterince bilimsel çalışma olmadığından 6 ayın altındaki bebeklerde güneş yağı kullanımı önerilmemekle birlikte; güneşe çıkılmışsa, sadece kıyafetten arta kalan bölgelere güneş koruyucu ince bir tabaka halinde sürülebilir. Eğer bebek güneş yanığı olduysa, etkilenen bölgelere soğuk kompres yapılabilir, güneş sonrası kremleri sürülebilir.

SİMİT TEK BAŞINA YETMEZ, CAN YELEĞİ GİYDİRİN

Çocuk ve bebekleri suda bekleyen en büyük tehlikenin boğulma olduğunun altını çizen Bostancığlu, “6 aydan küçük bebekler refleks olarak nefeslerini suyun altında tutabilirler, yani su yutmazlar. Altıncı aydan sonra bu yeteneklerini, kaybederler,kolayca boğulabilirler. Can simitleri, kolluklar, deniz yatakları veya diğer yüzmeye yardımcı cihazlar aileler için yalancı bir güvenlik duygusu oluştururlar. Ancak çocuğun simitten veya yataktan kayması anlık bir olaydır. Bebekler ve çocuklara suyun içindeyken de etrafında oynarken de suya düşme riskine karşı can yeleği giydirilmeli ancak bu önlemlerle birlikte anne ve babalar gözünü sudaki çocuğundan ayırmamalıdır.

PLAJDA KORONAVİRÜS KURALLARI

Dr. Musa Bostancıoğlu tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisi kurallarını da hatırlatarak sözlerini şöyle tamamladı: Karada geçerli olan kurallar suda da geçerlidir.Su yutmakla veya sudan deriye bulaşmayla koronavirusun geçmediği görüldü.Hijyene her zamankinden daha çok dikkat edilmeli. Sudan çıkınca duş aldırılmalı,eller alkol bazlı sprey veya sabunlu su ile sık sık temizlenmelidir zira cilde bulaşmış virüsün elle ağız,burun ve göze dokunulduğunda vücuda girme riski her zaman vardır.Islanan maskenin koruyuculuğu kalmayacağından suda takmak gereksizdir ancak havuz veya denizde de sosyal mesafe kuralına kesinlikle uyulmalıdır.

Uzm. Dr. Musa BOSTANCIOĞLU
Medipol Pendik Üniversite Hastanesi Baş Hekimi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

Bebeklerde Büyüme Atakları

Anne karnındaki bebek sıcak, güvenli, steril ama monoton bir ortamdan rengarenk cıvıl cıvıl bir dünyaya doğacaktır ancak doğum süreci başladığında strese girer zira daha önce deneyimlemediği şeyleri yaşamaya,ortamını değiştirmeye rutinine veda etmeye başlamıştır. Bebek doğumundan itibaren de belirli haftalarda yoğun büyüme ve gelişme dönemleri yaşar. Bu haftalarda bebekler normalden daha huysuz olabilir, daha fazla ağlayabilir, uyku problemleri yaşayabilir, iştahsız ama tam tersi bazen daha iştahlı olabilir. Bunun en önemli nedeni, bebeğin büyüyor olmasıdır.Bebekler belli aylarda büyüme atağı yaşarlar. Bu şu demektir: çevrenin farkına varırlar, ihtiyaçları değişir, beslenme ve güven ihtiyaçlarına yenileri eklenir. Bu ihtiyaçlar: renkleri keşfetmek, hareket eden nesneleri ayırt etmek, insan mimiklerini anlamlandırmak ve kendi bedeninin sınırlarını keşfetmesi olarak sıralanabilir. Çevrenin farkına varan bebek, bu çevreye katılmak ister; bu, gelişimi açısından çok olumlu bir şeydir. İşin en güzel yanı, bu büyüme atakları geçtiğinde arkasında çok tatlı yeni beceriler bırakır. Gülmek,oyuncağına vurarak çıkardığı sesi dinlemek,alkış yapmayı öğrenmek,ebeveynini tanıyıp izlemek, yüzüstü dönebilmek, oturmak,emeklemek yürümeye başlamak gibi.Bebeğin çevredeki uyaranlara ilgisinin artması, beslenmeye vakit ayırmak istememesine ve beslenmeyi reddetmesine neden olabilir. Annelerin bu dönemlerde bebeklerini iyi gözlemleyip, onların ihtiyaçlarını ve isteklerini doğru tekniklerle sabırla karşılamaları son derece önemlidir. Bu ona bol bol sarılarak tensel teması artırıp güvende olduğunu hissettirmekle daha fazla uykuyla, daha fazla kucakla, daha fazla emzirme ve beslemeyle olabilir.

Büyüme atağı beklenen haftalar bebekten bebeğe küçük oynamalar olmakla birlikte;  5.hafta 8.hafta 12.hafta  19.hafta  26.hafta 36.hafta 42.hafta 55.hafta,64 ve 76.haftalardır.2 yaşa kadar toplamda 10 büyüme atağı gösterip en son 2.yaş sendromunu yaşarlar.

Bebeklerde büyüme atakları 2-4 gün arasında sürer. Bebek büyüdükçe atak süreleri bir haftaya kadar uzayabilir.

Bebekler bu dönemlerde motor ve zihinsel gelişimlerinin yanı sıra sosyal gelişim anlamında da ciddi ilerlemeler gösterirler bebeğin sinir sisteminin olgunlaşması, beyninin süratle gelişmesi ve bunlara bağlı olarak duygularının çeşitlenmesi her büyüme atağı sonrasında onun dünyaya daha fazla adapte olmasını sağlıyor.

Büyüme atağından farklı olarak 3. hafta ile 3 ay arasında gaz sancıları olabilir üç saatten uzun süren, haftada en az üç kez yineleyen nedeni bilinmeyen ağlamalara ‘ Kolik ‘ denir. Bu ağlamalar, genellikle günün belli saatlerinde özellikle de akşamları olmaktadır kucağa alıp sallamakla, saç kurutma makinası veya elektrik süpürgesinin çıkardığı gibi şşşıııııttt tarzı sesleri dinletmekle geçer.2-4 ay arasında tükrük bezleri gelişirken damaklarda kaşınma, salya akması gibi belirtiler görülür.6-7. Ayda diş çıkarırken 38 dereceye kadar hafif ateş,salya akması,ishal olmaksızın hafif kakada yumuşama ve huzursuzluk görülebilir. Ancak ateş, ishal,kusma halsizlik,kendini salma gibi semptomlar kesinlikle büyüme atağı kaynaklı değildir bu bulgular varsa doktora götürülmelidir.Komşu ,akraba eş dost tavsiyesiyle bebeğe doktorun önermediği herhangi bir ilaç verilmemelidir.

Çok huzursuz olduğunda, uyumakta zorlandığında ılık bir banyo ve sonrasında masajla rahatlatabilir. Bu dönemlerde bebek sık sık emmek hatta sürekli memede kalmak istediğinden anneler sütünün yetmediğinden korkar. Büyüyen bebeğin anne sütü ihtiyacı da artmıştır ve bebeğin daha sık emzirilmesiyle bu ihtiyaca karşılık verilmiş olur hemen mamaya başlanmamalıdır.

Büyüme atağı veya başka bir huysuzluk döneminde sünnet,uyku eğitimi,tuvalet eğitimi,ek gıdaya başlama gibi radikal değişimler yapılmamalıdır zira bebek zaten kendini rahatsız eden bir dönüşüm sürecindedir rutinlerinin değişimi atak yaşatmaktadır birde bunun üstüne başka rutin değişimleri eklenmemelidir.

 Uzm. Dr. Musa BOSTANCIOĞLU
Medipol Pendik Üniversite Hastanesi Baş Hekimi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

Çocuklarda Yaz İshalleri

Medipol Üniversitesi Pendik Hastanesi Başhekimi ve Çocuk Sağılığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Musa Bostancıoğlu yaz aylarında artan ishallerin günlük hayatı sekteye uğratacak derecede rahatsızlık verebileceğini ancak iki haftayı geçen uzun süreli ishalin ise çöliak,kistik fibroz,chron ülseratif kolit gibi doğumsal barsak hastalıklarının habercisi olabileceğini bildirdi. ‘’Uzamış ishale neden olan dizanteri ve daha ciddi paraziter hastalıklar tedavi edilmezse beyin iltihabına, karaciğer kistine varıncaya kadar bir çok tehlikeli hastalığın öncüsü olabilirler’’diyerek uyarıda bulundu.

Çocuk Sağılığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Musa Bostancıoğlu, mikrobik ya da mikrobik olmayan birçok nedenle ortaya çıkabilen ishalin çocuk ölüm nedenleri arasında dördüncü sırada yer aldığını belirtti.
İshalin en sık nedeninin besin zehirlenmesi olduğunu kaydeden Dr. Bostancıoğlu, “Dışkılamanın günde 6 ila 8 defadan fazla sayıda ve sulu olmasının risk taşıdığını bu durumda hastanın en yakın bir sağılık kuruluşuna başvurması gerektiğini” söyledi.
Dr. Bostancıoğlu ‘’bebek ve çocuklar kusma ve ishalle aşırı su kaybederek erişkine göre daha hızlı şekilde böbrek ve kalp yetmezliğine girebilirler” diyerek ishale kayıtsız kalınmaması gerektiğinin altını çizdi..

Mikropların çoğu besinlerle bulaşıyor

Çocuk Sağılığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Musa Bostancıoğlu, “Herhangi bir mikroorganizmanın bağırsak mukozasında yaptığı tahribat sonucu ortaya çıkan ishal durumuna akut infeksiyoz ishal denir. Mikrop bulaşmış suların içilmesi besinlerin yenmesi veya direnci azalmış hastada vücudun kendi bakterilerinin hastalık yapar hale gelmesiyle ishal oluşmaktadır. Mikropların çoğu iyi klorlanmış suda ölmektedir ancak Rota virüsü gibi klora dirençli bazı mikroplar da vardır. Kanalizasyon karışmış suların bilmeden kullanılması, kapalı şehir suyu şebekesi dışından edinilmiş kuyu sularının içilmesi sonucunda da ishal gelişebilmektedir” ifadelerini kullandı.

Açıkta bırakılan gıdalar zehirliyor

Tarihi geçmiş ya da açıkta fazla bekletilen tavuk eti, yumurta,et ve diğer hayvansal gıdaların ishale ve zehirlenmeye neden olduğunu kaydeden Dr. Bostancıoğlu, ” mikrop bulaşmış sucuk, pastırma, salam, konserve, et suyu ve soslar, pilav, makarna ve süt tozu,krema,mayonez,dondurma gibi gıdaların yenmesi, süt, çiğ veya az pişmiş deniz ürünlerinin tüketilmesi de ishale neden olur.Kanalizasyon bulaşmış suyla yıkanan sebze ve meyvelerin yenmesi de ishal sebebi olabilir” ifadelerini kullandı.

İshalken az ve sık beslenilmeli

Dr. Bostancıoğlu, “Hastanın klinik tablosu belirlendikten sonra ve gerekli ise acil girişimlerde bulunulduktan sonra laboratuar tanıya geçilmelidir. İshal tanısında en basitinden en karmaşığına kadar pek çok yöntem sırayla kullanılmalı. Bu süreçte hasta ishalin süresi,sayısı,gıdalarla ilişkisi,sancılı olup olmadığı yönünden sorgulanmalı..Gaytanın görünümü,şekli,rengi,kokusu,kanlı ve mukuslu olup olmadığı hasta yakınından öğrenilerek laboratuarda gayta (dışkı) mikroskopisine de bakılmalı. Tedaviye dirençli uzamış ishallerde ileri düzey tetkikler mutlaka yapılmalı’’ dedi.

Çoğu ishal olgusunda, tedavi kaybedilen sıvı ve minerallerin en kısa sürede yerine konması yeterli olur. Bu amaçla, aşırı sıvı kaybı olan ağızdan beslenemeyenlere hastanede damar yolundan serumla sıvı verilmeli. Kusması olmayan çok sıvı kaybı olmayana ağızdan sıvı yiyecekler ve su verilmeli. Ancak az az ve sık sık beslenilmeli bulantı uyarılmamalıdır” şeklinde konuştu.

İshali kesmek için içilen kola ve kahve şehir efsanesi

İshali olan hastalara kola, kahve içirilmesinin tamamen bir şehir efsanesi olduğunun altını çizen Dr. Bostancıoğlu, “Tedaviyle birlikte hasta kişi yiyecek olarak yoğurt, ayran, muz, yayla çorbası, patates havuç, gibi gıdalarla beslenmeli. Aşırı yağlı olmamak kaydıyla makarna pilav yiyebilir. Ayran, sade soda, şeftali ve elma suyu içebilir. Sadece erik, kayısı, karpuz, kavun, kiraz, armut, mısır,kuruyemişler,bakliyatlar, kızartmalar gibi bağırsak çalışmasını hızlandıran yiyecekler kesilmelidir” dedi.Barsakta bozulan mikrobik dengeyi yeniden oluşturmak için probiyotikler kullanılabilir,1 haftayı geçmiş ishallerde yıpranmış barsak dokusunun daha hızlı iyileşmesi için çinko şurupları doktor önerisiyle verilebilir.Antibiyotikler ise gayta tahlili yapılmadan ve doktor yazmadan kesinlikle kullanılmamalıdır.
Dr. Bostancıoğlu, “Hasta bebek emiyorsa, emzirmeye devam etmeli, katiyen emzirmeyi kesmemelidir. Dışkı ile atıyor diye su ve sulu gıdalar vermekten vazgeçilmemelidir. İshalden korunmak için yapılması gereken en önemli şey ise hijyenik olmaktır” ifadelerini kullandı..

Uzm. Dr. Musa BOSTANCIOĞLU
Medipol Pendik Üniversite Hastanesi Baş Hekimi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

Koronavirüsten bile Ölümcül Hastalıkları Aşı ile Önleyin!

Dünya Aşı Haftası nedeniyle Medipol Pendik Üniversite Hastanesi Baş Hekimi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr.Musa Bostancıoğlu çok önemli açıklamalar yaptı. Dr. Musa Bostancıoğlu “Aşısı yapılageldiği için görülmediğinden unutulan difteri, boğmaca, tetanoz, kızamık, kabakulak, zatürre ve menenjit gibi hastalıklar, Covid-19’dan bile daha tehlikeli ve ölümcüldürler. Aşısı olmayan bir hastalığın dünyaya yayılarak salgın yapabildiğine ve aşıların ne kadar önemli olduğuna Koronavirüs pandemisinde bir kez daha şahit olduk. Aşı ebeveynlerin sorumluluğu, çocukların ise hakkıdır” dedi.

Aşı ile her yıl 10 milyon hayat kurtuluyor

Aşılar sayesinde dünyada her yıl yaklaşık 10 milyon insanın ölümden kurtarıldığını hatırlatan Bostancıoğlu, “Hastanelerde veya Aile Sağlığı Merkezlerinde (Sağlık Ocaklarında) önceden sınırlı sayıda randevu verilerek yığılmalar önlenip sosyal mesafeyi koruyarak hastaların bulunduğu yerlerden farklı odalarda hijyen ve sterilite kuralları çerçevesinde bebeklerinizi güvenle aşılatabilirsiniz” bilgisini verdi.

Bulaşıcı hastalıkların topluma yayılmasını önlemek ve kitlesel bağışıklık kazandırmak adına ebeveynleri aşıya teşvik eden Bostancıoğlu, “Toplumda aşılı bireylerin sayısı arttıkça, aşılanmamış kişilerin hastalık etkeni ile karşılaşma ihtimali ve hastalığın o toplumda görülme sıklığı azalır. Aşılardan beklenen yararın ortaya çıkabilmesi ve bu sayede toplumun bulaşıcı hastalıklardan korunması için aşılanma oranlarının istenilen düzeye çıkarılabilmesi gerekir. Hedef yaş grubunda aşılanma oranı yüzde 95’in üzerine çıkar ve bu düzey sürdürülürse toplumsal bağışıklık sağlanmış olur. Toplumsal bağışıklık sağlanan bir ülkede o bulaşıcı hastalık salgın oluşturamaz, zamanla yok olur. Aşı tüm dünyada düzenli uygulanırsa kıtadan kıtaya geçip pandemiler de yapamaz” değerlendirmelerinde bulundu.

Her ilaçta olduğu gibi aşılarda da bazı yan etkilerin ve riskli durumların söz konusu olduğunu aktaran Bostancıoğlu, “Ancak tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de, aşıların olası yan etkileri özenle izlenilmekte, kayıtları tutulmakta, aşıya bağlı gerçek yan etkiler ile rastlantısal olumsuzlukların yakından takibi yapılmaktadır” açıklamalarını yaptı.

                                                                                                                                                                                                                                                                                                   Uzm. Dr. Musa BOSTANCIOĞLU
Medipol Pendik Üniversite Hastanesi Baş Hekimi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

Cinsellikten Neden Korkuyoruz?

‘’Cinsel eylem insanlara ne kötülük etti ki kimse utanmadan söz edemiyor ondan?Ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona?Hiç sıkılmadan öldürmek ,çalmak ,aldatmak diyebiliyoruz da ona geldi mi kısıveriyoruz sesimizi.Neden acaba?

Yoksa onun sözünü ağzımızda ne kadar az harcarsak düşüncesini kafamızda o kadar büyütmeye hak mı kazanıyoruz?’’ (Montaigne)

Evliliğin temel yapı taşlarından biri cinselliktir. Mutlu ve sağlıklı bir cinsel yaşam, aile mutluluğun da önemli bir unsurudur . Sağlıklı bir cinsel ilişkiyi, iki bedenin biyolojik ve cinsel olgunluk süreleri içinde, cinsel organlarını kullanarak beraber haz alıp verebildikleri, rahatlayıp gevşeyebildikleri sadece bedenlerini değil, ruhlarını da bütünleştirebildikleri bir etkinlik olarak tarif edebiliriz. Eşlerin toplumsal hayatta daha verimli ve olumlu davranışlar sergilemelerinde doyuma ulaşmış bir cinsellik önemli bir yer tutar. Ancak çocukluk çağından itibaren cinselliği ‘’yasak,kötü,ayıp’’ olarak karşılanan, tabu olarak görülen, kulaktan dolma bilgilerle yanlış ve yetersiz bir şekilde öğrenmiş bireyler için cinsellik, merak edip sormaya çekindikleri, üzerinde az konuşup yalan -yanlış bilgiler ile kafalarında çok büyüttükleri bir sorun haline gelebiliyor.

Peki bireyleri cinsellikten korkutan başlıca etkenler nelerdir?

1)BİLGİSİZLİK

2-ABARTMA

3-BEDEN ALGISI

4-GÖREV OLARAK GÖRME

Sağlıklı bir cinsel ilişki yaşayamamanın önündeki en büyük engellerden biri Bilgisizliktir. Çiftlerin birbirilerinin bedenlerini, nasıl uyarıldıklarını, erojen bölgelerini tanımaları oldukça önemli bir konudur. Kadınlar, cinsel uyarılma safhasında ortam, ruhsal durum ve partnerin davranışları gibi bir çok faktörden erkeğe göre daha fazla etkilenebilir. Ayrıca bir erkeğin ilişkiye hazır hale gelebilmesi için 2 veya 3 dakika yeterliyken, kadın için bu süre daha uzundur. Özellikle de klitoris, kadın cinsel uyarılmasında özel bir öneme sahiptir. Klitorisin uyarılması, cinsel uyarılmanın tamamlanması ve orgazm için gereklidir. Yetersiz uyarılması, cinsel uyarılma ve orgazm ihtimalini azaltır.

Cinselliğin anlamı da kadın ve erkek için birbirinden farklıdır. Kadınlar cinselliği sevgi, şevkat ve arzunun içinde bulunduğu bir bütün olarak yaşarken erkekler, daha çok haz odaklı o ana yönelik bir arzu şeklinde yaşar.

Bununla birlikte çiftlerin sahip olduğu ’’Cinsel ilişkiyi erkek başlatmalı, ’Erkek cinsel ilişkiyi her zaman ister, hep hazırdır’ ‘İlk ilişki kadın için acı vericidir .’’  ‘’İlk ilişkide kadın kanamazsa bakire değildir ‘’ gibi yanlış bilgiler de cinselliği  bireylerin üstünde ağır bür yük haline getirir. Bu yükün üstüne bir de bireylerin cinsel ilişkide kendi bedenleriyle ile ilgili olumsuz düşünceleri de eklenince cinsel yaşam sekteye uğramaktadır. Cinsellikte kişilerin BEDEN ALGISI önemli bir yer tutar. Çiftlerin cinsel yaşamda, ’’Acaba beni beğenecek mi’’, ya da ‘’Eşimi tatmin edebilecek miyim’’ gibi düşünceleri kendi beden duyumlarından uzaklaşmasına sebebiyet vermekte ve cinselliği bir başarı ya da başarısızlık hikayesine çevirmektedir. Oysa ki cinselliği bir yarış-performans gibi görmektense, çiftlerin zihinlerindeki düşünceleri yatak odasının dışında bırakarak, ana odaklanarak, birlikte haz alıp verebildikleri keyifli bir şekilde yaşamaları sağlıklı olacaktır. Unutulmamalıdır ki, bu tarz düşünceler odadaki 3.bir kişi gibidir. Kişiyi rahatsız eder, dikkatini dağıtır.

Bir diğer nokta ise, çiftlerin cinselliği yemek, içmek, dinlenmek gibi normal bir ihtiyaç olarak görmek yerine Abartması’dır. Cinsellikle ilgili çevreden duyulan aslı olmayan abartılı söylemler de çiftleri korkutmaktadır. Halk arasında bilinen çiftlerde cinsel birleşme esnasında kasılma olup çiftin kenetleneceği söylentisi bunlardan birisidir. Öncelikle birleşme esnasında kişilerin durması halinde penis sertliğinin kaybolmasından dolayı böyle bir durumun fiziksel olarak mümkün olmadığını ifade etmemiz gerekir. Bununla birlikte ‘’Canım çok yanacak’’ ‘’Çok fazla kanamam olacak’’ gibi abartılı yanlış inanışlardan kaynaklı hissedilen korku cinsel birleşme esnasında bedende bir tehdit algısı oluşturup, istemsiz kasılmalara sebebiyet verebilmektedir.

Bu ve bunun gibi doğru bilinen yanlışlardan dolayı cinselliği abartarak ve korkarak yaşayan bireyler ise cinsel yönden mutlu olabilmek için gerekli rahatlığı kendilerinde bulamadıklarından dolayı hem eşini mutlu edemez hem de kendileri mutsuz olurlar. Çiftlerin böyle bir durumda birbirileriyle korkularını paylaşmaları ve birbirilerine anlayış göstermeleri çok önemlidir.Aksi taktirde korku, çiftlerin bedenlerini yönetecek, birbirilerinden haz almasını engelleyecek ve o an orada olmasına fırsat vermeyecektir.

Cinselliği daha çok penis-vajina birlikteliğinden oluşan mekanik ,bir ilişki ya da Görev olarak görme yerine, iki insanın bütünleşmesi, yakınlaşması, bir olması ve birbirilerine haz vermesi şeklinde algılanan bir cinsellik çok daha sağlıklı bir cinselliktir. Bireylerin eşini memnun etmek için ilişkiye girmesi, cinselliğin kadınlarda ‘’kadınlık görevi’’, erkeklerde ise ‘’performans aygıtı’’ olarak görülmesi halinde çiftlerin cinsel ilişkiden zevk alması beklenemez. Bundan dolayı çiftlerin kendilerini açıkça ifade edebilmeleri , rahatlıkla cinselliği başlatabilmeleri, eğer cinsellik istemiyorlarsa eşinin isteğini kırmadan reddebilmeleleri gerekir . Burada kişinin reddedilenin, o an kendisi değil, cinsellik olduğunun bilincinde olması oldukça önemlidir.

Son olarak ,sağlığın her alanında olduğu gibi cinsel hayatla ilgili bir sorun çıktığında da çiftler bu sorunu tanımlama ve çözümlemede birbirilerine yardımcı olmalıdır.Ayrıca çiftlerin bir uzmandan yardım almak için aradan uzun yıllar geçmesini beklemeleri bu konuda yapılacak en büyük hatalardan biri olacaktır. Sorun fark edildiğinde hemen çözüm aranmalı,geç kalınmamalıdır.

PSİKOLOG BETÜL ŞENTÜRK

Çocuklarda Mahremiyet Eğitimi

Günümüzde sosyal medya ve teknoloji kullanımının artmasıyla ,çocuklara yönelik şiddet ve cinsel istismar olaylarının maalesef arttığını gözlemlemekteyiz.Bu tarz olaylar, toplumun her kesimini kaygılandırdığından dolayı, çocuklarımızı bu konuda bilgilendirme ve onlara‘’Mahremiyet Eğitimi’’nin nasıl verileceği sorusunu gündeme getirmektedir .

Mahremiyet eğitimi, cinsel eğitimden farklı ve daha kapsamlı bir kavramdır. Mahremiyet eğitimi, çocuğun hem kendi vücudunun özel alanlarını, sınırlarını, hem de diğer insanlarının sınırlarını farkında olmasını içerir. Mahremiyet eğitimini herhangi biri değil,çocuğun güven duyduğu birinin vermelidir. Mahremiyet eğitimi, çocuğu utandırarak, suçlayarak, korkutarak değil, duygularını yaşamasına, yönetmesine fırsat verilerek öğretilmelidir. Örneğin çocuğu, istemediği halde başkalarının kucağına oturtmak,aksi durumda ona kızmak mahremiyet eğitiminin,ve çocuğun sınırlarının ihlali anlamına gelir . Kendi duygularının ve sınırlarının farkında olan çocuk ise başkalarının da duygularının ve sınırlarının farkında olur . Mahremiyet eğitimi alan çocuk, kendisini saygın hisseder, kendisine yaklaşan tehlikeyi hisseder ve buna tepki gösterecek gücü kendinde bulur . Mahremiyet eğitiminin 0-6 yaş döneminde ailede verilmesi gerekmektedir.

Çocuklara Mahremiyet Eğitimi Verirken Dikkat Edilmesi Gerekenler;

1) Özel Alanların Tanımlanması

Çocuğa 2 yaşından itibaren vücudunun özel alanlarının tanıtılması, bu bölgelerin diğer insanlardan gizlenmesi gerektiği, ve bu alanlara çocuğun izni olmadan kimsenin dokunmaması gerektiği açık bir şekilde ifade edilmelidir. Cinsel organlar anne-baba üzerinden değil, kitaplar ya da çocuğun kendi vücudu üzerinden anlatılmalıdır. Ayrıca çocuk, 3 yaşından itibaren herhangi bir ortamda çırılçıplak gezdirilmemeli, banyo yaparken üzerinde külot bulundurulmalıdır . Tuvalet eğitimi verilirken de tuvalet kapısının kapalı olması gerektiği belirtilmelidir.

‘’Göster amcalara-teyzelere’’

Toplumumuzda fazlaca rastlanan, özellikle de sünnet törenlerinde rastladığımız ‘’göster amcalara,teyzelere’’gibi söylemler, çocuğun cinsel organıyla ilgili şakalar yapmak, çocuğu kucağına oturtmak, özel bölgelerini öpmek gibi davranışlar, çocuğa bu davranışları normal olarak düşündürür, ve iyi niyetli olmayan istismarcı insanlara tepki vermesini engelleyebilir .Ebeveynlerin bu konuda hassas olması oldukça önemlidir.

2)Rol model olma

Çocuklar iyi bir gözlemci olduklarından dolayı anne-babalarının davranışlarından, yüzlerinden, jest ve mimiklerinden referans alırlar . Örneğin çocuk, izinsiz bir şekilde kapıyı çalmadan anne-babanın yatak odasına girdiğinde, yatak odasının anne babanın özel alanı olduğunu, anne babanın orada kıyafetlerini çıkarabileceğini ve kapıyı çalmadan oraya girilmemesi gerektiği söylenmelidir.

3)Kardeşle Yatakları Ayırmak

Uzmanlar bu konuda farklı görüşler belirtmekle birlikte ,genel görüş ,6 aya kadar anne yatağında ,6 aydan sonra anne ile aynı odada fakat farklı yatakta ,en geç 2 yaşında ise çocuğun odasının tamamen ayrılmasıdır . Ancak bu konuda zorlanan kaygılı çocukların yataklarını zorla ayırmamalı, bu konuda bir uzmandan yardım alınmalıdır. Aynı yatakta yatan kardeşlerin ise 4 yaşına geldiklerinde yatakları ayrılabilir. Özellikle ensest ve pedofili vakalarının artış gösterdiği günümüz toplumunda ‘’Ne var ki canım onlar kardeş bir şey olmaz’’ gibi bir tutum doğru olmayacaktır .

4)Başkalarının Yanında Çocuğun Özelini Anlatmak

Toplum içinde herhangi bir tutumundan dolayı çocuğu rencide etmek; azarlamak, aşağılamak ya da mahremini paylaşmak çocuğun özgüvenini zedeler. Yetişme sürecinde bu olumsuz davranışlara fazlaca maruz kalan çocuklar yetişkinlikte rahatsız oldukları durumlarda kendilerini ifade etmekte güçlük yaşarlar. İstemediği durumlara ‘’hayır’’ diyemeyen, sınırlarını koruyamayan çocuklar da istismara açık hale gelebilir. Çocuklarımızın değerlerinin, sınırlarının farkında olup bunları korumaları, yetişme sürecinde bizim bunlara gösterdiğimiz özenle mümkündür.

Psikolog Betül ŞENTÜRK

Popülizmin Kıskacında Kadın!

“Kadının üç mühim vazifesi; nesli temin, evladı talim, aileyi tanzim” demiş büyüklerden biri.

Sırf bu pencereden baktığımızda bile yürümemiz gereken yolu bütün netliğiyle görebiliriz.Kendisine “annelik tacı” verilen kadın sahip olduğu değerin farkında olsa…Sorumluluğu bir o kadar ağır olmakla birlikte ; kendisine verilen bu enstrümanın varlığı ile bir toplumu yeniden yapılandırabileceğinin bilincinde olsa…

Modern zamanın kızları bir üniversite bitirip ardından iş hayatının kariyer basamaklarını birer ikişer çıkma hayalinde.Bu esnada evlenip çocuk sahibi olunmuşsa bile,mesaiden arta kalan zamanlara iliştiriliverilmekte annelik….Üstelik işyerinin bütün yorgunluğu ile eve dönüldüğünde evde yapılması gereken bir yığın iş de onu beklemekte..

Peki bu durumda ne yapılması lazım?Kızlar üniversite okumamalı mı?

Elbette okumalı.Hatta fıtratlarına uygun bir meslek sahibi de olmalı.Ancak “annelik payesi” ni ve bir yuvayı tanzim etme görevini toplumun ve nefsinin statü hırsına kurban vermeden…. Maalesef çalışma hayatını düzenleyen mevcut politikalar,ailesini ve evladını önplanda tutan, bununla birlikte çalışma hayatında da varolmak isteyen kadınların ihtiyacına cevap vermemekte.Hatta kadın yuvadan uzaklaşmaya teşvik edilmekte.

Oysaki suç oranlarının azaldığı,saygı ve ahlaki değerlerin ön planda tutulduğu kaliteli bir toplum ancak bu değerleri içselleştirmiş bireylerin varlığı ile mümkündür.Bu değerler de ilkin ,insanın dünyaya gözlerini açtığı aile ortamında kazanılır.Psikolog Doğan Cüceloğlu “Bir insanın ana vatanı çocukluğudur” der.Çocukluğunda ruhuna ekilen tohumların zamanı gelince filizlenmesi,neşv ü nema bulması ile yetişir insan.Bunun için ilk muhatabı olan annesinin önce kendini yetiştirmiş sonra da evladının yetişmesi için çaba sarfetmiş olması gerekmektedir.

İşin uzmanları insan karakterinin büyük oranda 0-3 yaş aralığında şekillendiğini söyler.Sevgiye doymuş, kendi sınırlarını sahiplenirken başkalarının sınırlarına saygı göstermeyi bilen bireylerin varlığı; onları yetiştirecek ilimle mücehhez,ruhen olgun annelerin varlığı ile mümkün olacaktır.Evladını ; toprakta son bulmayan ebedi bir hayata hazırlayabilme bilgi ve donanımına sahip olması gerekmektedir.O anne ki ; erdemli bir hayat yaşamanın en büyük sorumluluk olduğunu nakşedebilmeli yavrusunun gönlüne.Tıpkı AbdulKadir Geylani hazretlerinin annesi gibi ,her ne şart altında olursa olsun,doğruluktan ve dürüstlükten milim şaşmamayı yerleştirebilmeli göz bebeğinin kalbine.

Aslında evlat bir annenin en güzel bağıdır Rabbine. Çünkü yaradan onun rahminde can vermiştir.Ve hakkıyla yetiştirebilirse emanetini, kapanmayan bir salih amel defteri,cennet vesilesi olacaktır.Kadınlarımızın bu şuuru kuşanmasına ihtiyacına var dünyanın.

Anne Sütü Nasıl Artar?

ANNE SÜTÜ NASIL ARTAR?

Bebeğini emzirmeye istekli ve hevesli her anne az-çok taşımıştır sütünün bebeğine yetmeyeceği endişesini.

İnternet kullananlar için Google; kullanmayanlar için de etraftaki rütbeli anneler imdada yetişir süt yapıcı yiyecek-içecek tavsiyesi konusunda.Hem Google dan hem de rütbeli annelerden faydalanan biri olarak üçüncü bir bilgi kaynağı daha keşfettim; kendi kendini gözlemlemek… Hangi yiyecek veya içeceği tükettiğinizde süt miktarınızda daha fazla artış olduğunu kendiniz gözlemleyebilirsiniz.Bununla birlikte herkes için geçerli olan bazı hususlara dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum.Bunları maddeler halinde sıralayacak olursak;

1.EMZİRME ARALIĞI

Sık sık emzirin. Bebeğiniz her ağladığında ,her istediğinde emzirirseniz sütünüz artacaktır.Yalnız emzirirken göğsünüzün tamamen boşaldığından emin olun.Bebeğiniz tamamen bitirememişse sağın ve dondurucuda saklayın acil durumlar için lazım olabilir.

2.ÇORBALAR

Sıcak çorba tüketin. Çok zengin bir mutfak kültürüne sahibiz.Çorbalar bizim kadim kültürümüzde ana yemek olarak kullanılmıştır aslında.Bakmayın şimdilerde ana yemek öncesi figüran rolü verildiğine.,.Yöresel çorbalarımız birbirinden leziz ve besleyicidir; ayran aşı,tarhana çorbası ,mısır çorbası,ezogelin ve diğerleri.Hem sıvı tüketmiş olursunuz hem de içeriğine göre bol bol vitamin.

Ayrıca formunu korumak isteyenler için de iyi bir tercihtir çorba.

3.BİTKİ ÇAYLARI

Bitki çayı için -aslında bütün çaylar bitki değil midir?

Karışık paketlenmiş hazır çaylar yerine aktardan ayrı ayrı alıp demlemeyi tercih ediyorum ben.Özellikle rezene muhteşem.Hem gaz giderici hem de hazmı kolaylaştırıcı etkisi var.Bebeğinizin de daha rahat uykuya daldığını fark edeceksiniz.

Ihlamur mutlaka tüketilmesi gerekenlerden.Hem sizin bağışıklığınızı güçlendirir hem de süt yapımını arttırır.

Isırgan otu ise demir içeriği yönünden oldukça zengin ve iltihap kurutucu olarak biliniyor.Doğum sonrası vücudun kendini toparlamasına yardımcı olur.

Anason çayının da süt artırma özelliği var lakin uyku verdiğinden akşamları içmenizi tavsiye ederim.

Kimyon da süt artırıcı olarak biliniyor baharat olarak yemeklerinizde kullanabilirsiniz.

4.KOMPOSTOLAR

Komposto içecekseniz meyvelerin kendi şekeri yeterli.Ekstra şeker katmadan hazırlayın.Özellikle kurutulmuş meyvelerdeki zengin vitamin ve mineralleri sıvı bir şekilde almayı mümkün kılar komposto.

Dut kurusu hem anne sütü üretimini arttırır hem de iyi bir antioksidan kaynağıdır.Aynı zamanda kan yapıcı etkisi ve bağırsakları harekete geçirme özelliği de bilinmektedir.İncir kompostosu ise kabızlığa iyi gelir,enerji verir ve içerdiği lif sayesinde kilo vermeye yardımcı olur.Üzüm kompostosu; doğal antioksidan kaynağıdır,sindirimi destekler,kabızlığa iyi gelir.Sezaryen doğumu sonrası kabızlık önemli bir problem olduğundan bu özellikleri ayrı bir değer kazanmaktadır.

5.ET/PROTEİN

Kırmızı veya beyaz et tüketin.Et tüketmenin anne sütünü artırması konusunda iki farklı görüş var.Bir görüşe göre et tükettiğinizde su içme ihtiyacınız artacağından daha çok su içeceksiniz dolayısı ile süt miktarını artıran aslında su olacak.Diğer görüşe göre ise süt üretimi aldığınız proteine bağlı olarak artacak. Çünkü laktasyon için vücudunuzun azot kaynağına ihtiyacı var. Sonuçta sütünüzün miktarı artacak.Bu görüşlerden hangisini destekleyeceğinize karar vermek isterseniz et tüketimi dışındaki diğer faktörleri sabit tutarak -uyku süreniz ve içtiğiniz su miktarı gibi- kendinizi gözlemleyebilirsiniz.

Bunların dışında mutlaka ama mutlaka;

-Bol su için

-Mevsimine göre çokça sebze -meyve tüketin

-Ve iyi bir uyku çekin…Özellikle gece uykusu..İnsan vücudu kaybettiği enerjiyi ancak uyuduğunda geri kazanırmış.O yüzden bebeğinizle birlikte uyumak için bulduğunuz her fırsatı değerlendirin.

-Kendinize ve bebeğinize güvenin.Onun bu sevimli hallerine tanıklık etmenin keyfini çıkarın.

Ve

Şükredin…

Robotik Atölye Etkinlikleri
Cumartesi, Kasım 03, 2018 1.GRUP-11:00
2.GRUP-13:00
Ahmet Yesevi Açem Hırsız Alarmı Etkinliğe 7-10 yaş çocuklar katılabilir.
Cumartesi, Kasım 10, 2018 Uçan Pervane
Cumartesi, Kasım 17, 2018 Sokak Lambası
Cumartesi, Kasım 24, 2018 Posta Kutusu